Son Yazılar

Kategoriler

Arşivimiz

Archive for February, 2008

Ömer Seyfettin Hayatı

Thursday, February 28th, 2008

Ömer Seyfettin (1884-1920) Türk yazar, asker ve öğretmen. Türk öykücülüğünün kurucu ismidir. Ayrıca edebiyatta Milliyetçi akımın kurucularındandır, Türkçede sadeleşmenin savunucusudur. Kısa ömrüne çok sayıda eser sığdırmıştır. En tanınan eseri “Kaşağı” isimli öyküsüdür.

1884 yılında Gönen‘de (Balıkesir) doğdu. Yüzbaşı Ömer Şevki Bey’le, Fatma Hanım’ın ikisi küçük yaşlarda ölen dört çocuğundan birisidir. Öğrenimine Gönen‘de bir mahalle mektebinde başladı. Ömer Şevki Bey’in görevinin nakli dolayısıyla Gönen‘den ayrılan aile İnebolu ve Ayancık’tan sonra İstanbul‘a geldi. (more…)

Ahmet Hikmet Müftüoğlu Hakkında

Thursday, February 28th, 2008

Ahmet Hikmet Müftüoğlu (d. İstanbul, 1870 - ö. aynı yer, 1927), Türk yazar ve şairi. Şair Yahya Sezai Efendi‘nin oğlu. Türkçülük akımına mensuptu. Galatasaray Lisesi mezunudur. Dışişlerinde çalıştı, Galatasaray’da hocalık yaptı. Darülfünun‘da müderrislik, sarayda başmabeyincilik yaptı. Maçka‘da gömülüdür. Servet-i Fünun, Türk Derneği Mecmuası, İkdam gazete ve dergilerinde yazdı. Eserleri, Servet-i Fünun akımının etkisini taşıyordu. Ancak bu akım etkisinde kullandığı ağdalı yazıların olumlu karşılanmadığını görünce, sonraki dönem hikâye ve yazılarında sade bir Türkçe kullandı. Memur olarak çalışması ve siyasi etkinliklere katılması, edebiyata ayırdığı zamanı ve eserlerinin sayısını kısıtladı

Ahmet Rasim Hayatı

Thursday, February 28th, 2008

Ahmet Rasim (d. 1865 - ö. 1932) Türk yazar, gazeteci. Darüşşafaka‘yı bitirdi, katiplik ve öğretmenlik yaptı. 1927′de İstanbul milletvekili oldu. Tercüman-ı Hakikat, Ceride-i Havadis, Malumat, Sabah, Sebat, Güneş, Maarif, Resimli Gazete, Mecmuai Ebüzziya, Türk Yurdu, Yeni Mecmua, Resimli Ay, İkdam, Boşboğaz, Basiret, Tasvir-i Efkar, Vakit, İleri, Akşam, Cumhuriyet gazete ve dergilerinde yazdı.

Başlıca eserleri: Afife, Ülfet, Kitabei Gam, Şehir Mektupları, Falaka, iki güzel günahkar Fuhşı Atik, Muharrir Şair Edip, Ramazan Sohbetleri, Menakıbı İslam, Eşkali Zaman, Ciddü Mizah, Gülüp Ağladıklarım, Muharrir Bu Ya, Osmanlı Tarihi, İki Hatıra Üç Şahsiyet, İstibdattan Hakimiyeti Milliyeye, Romanya Mektupları. (more…)

Nasreddin Hoca Hakkında

Thursday, February 28th, 2008

Nasreddin Hoca, ömrünü insanlara doğru yolu göstermeye hasreden, iyilikleri bildiren, doğruya sevkeden ve kötülüklerden sakındıran bir veli idi. Bu işi yaparken tabiatı icabı kendisine has bir yol tutmuştur. Böylece hakkın anlatılması ve cemiyetteki bozuk yönlerin düzeltilmesi için, meseleyi halkın anlayacağı bir dil ve üslub ile, gayet manidar latifeler halinde kısa ve öz olarak dile getirmiştir. Latifeleri hikmet ve ibret dolu birer darb-i mesel gibidir. Bu bakımdan adına uydurulan edep dışı ve nükteden uzak bir takım fıkraların onunla ilgisi yoktur. Manidar latifeleri önce yakın cevresinde şifahi olarak dilden dile dolaşmış, sonraları git-gide yayılmış ve zamanla bir takım değişikliğe uğramıştır. Bu sebeple onun olmayan bir takım bayağı fıkralar da ona mal edilerek anlatılmıştır. Yapılan ilmi çalışmalar, onun ilim ve edeb sahibi bir veli olması, söz konusu sıradan basit fıkraları söylemediğini açıkca göstermektedir. (more…)

Mevlana

Thursday, February 28th, 2008

Mevlana veya Mevlânâ (Arap alfabesiyle: مولانا), İslam dininde dinî açıdan önder olarak görülen, veya İslam ilimlerinde başarı kazanmış şahıslara verilen bir dinî unvandır. Özellikle Hint yarımadasında İslam bilginleri ve dinî önderler için sıklıkla kullanılsa da Batı Asya‘da pek kullanılmaz. Türkçe ve Farsça yazında sıklıkla Celaleddin-i Rumî‘yi anmakta kullanılır ve bu sebeple yanlış bir şekilde bu şahsın isminin bir parçası veya kendine has özel lakabı veya unvanı olarak anlaşılır. Mevla sözcüğünden türemiş sözcük, “Mevlamız” veya “Efendimiz” anlamlarına gelir (more…)

Cengiz Aytmatov Hayatı

Monday, February 25th, 2008

Cengiz Aytmatov (Kırgızca: Чыңгыз Айтматов (Çıňğız Aytmatov), Rusça:Чингиз Торекулович Айтматов) (d. 12 Aralık 1928, Kırgızistan). Kırgız edebiyatçı, gazeteci, çevirmen ve siyasetçi.

12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan‘daki Talas eyaletinin Şeker köyünde doğdu. Adı, Cengiz Han‘dan esinlenerek konulmuştur.

Gençliği sıkıntılı bir döneme denk gelmişti. O dönemde zaten yeni yerleşmeye başlayan siyasal sistem, bir de savaşla mücadele etmek zorundaydı. Çok genç yaşta çalışmaya başladı; (more…)

Herman Melville Hayatı

Monday, February 25th, 2008

Herman Melville,1 Ağustos 1819’da New York’ta doğdu. Ailesinin maddi durumu hiç de parlak değildi ve babası, ardında yüklü bir miktarda borç bırakarak öldüğünde, on üç yaşındaki Melville için hayata atılma zamanı gelmişti. Çeşitli işlerde çalışarak geçen beş yılın ardından, on sekiz yaşında Liverpool’e giden bir gemiye ayak bastı. Gençliğinin en güzel günlerini kabusa çeviren bu adım, Melville’in dünya edebiyatına kazandıracağı büyük romanların malzemesi oldu. Yirmi iki yaşında Güney Denizlerinde balina avına çıktı, ama zorlu koşullara dayanamayıp birkaç arkadaşı ile gemiyi terk etti ve bir süre Typee yerlileri arasında yaşadı. (more…)

Gün Olur Asra Bedel

Monday, February 25th, 2008

Gün Olur Asra Bedel kitap özeti

Aytmatov romanında, sıradan bir yaşamdan, ulusal ve toplumsal sorunlara gönderme yapar.Yer, Sarı Özek bozkırıdır…Kırgızistan’ın uçsuz bucaksız bozkırlarının birinde Sarı Özek’teki basit ve tekdüze bir yaşamın; demiryolcu Yedigey’in, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri arkadaşı ve en yakın dostu Kazangap’ı, vasiyeti üzerine, atalarından miras kaldığına inandığı ve kutsal bildiği Sarı Özek bölgesinde bir mezarlığa gömmek istemesinin ve bu süreçte yaşadığı çelişkilerin öyküsüdür. Çevre ve kişiler, bize pek yabancı olmayan, Orta Anadolu bozkırlarının ve halkının adeta bir kopyasıdır.

Aytmatov’un yapıtlarında başlangıç, aynı zamanda bitiştir. Başlayan her şey biter, biten her şey de yeni bir başlangıçtır. Zamanın erdiği bozkırlarda, gün, yüzyıl kadar uzun; geçen yüzyıllar ise bugün kadar yakındır aslında. Aytmatov tren raylarının sonsuzluğa uzayıp giden kıvrımları arasında yiyecek arayan bir tilkinin yaşadıklarını adeta empatik yaklaşımla yaşatır bizlere.

Kazgangap, sağlığında, Kırgız efsanelerinin birinde adı geçen Nayman Ana türbesinin yer aldığı Ana Beyit bölgesine gömülmek istediğini söylemiştir. Her şey, bir devenin sırtında Ana Beyit mezarlığına yol alan cenaze konvoyunun en önünde giden Yedigey’in bilincinde oluşur ve gelişir. Sarı Özek’teki istasyondan kutsal mezarlığa giden cenaze konvoyunun başını çeken Yedigey, can dostu Kazgangap’la yaşadıklarını, bu kısa yolculuk sırasında geri dönüşlerle bilinç üstüne çıkarır. Romanın ilerleyen sayfalarında, anlatılanların, bu yolculuk boyunca tahayyül edilenlerin ürünü olduğu ortaya çıkar. Yedigey, koca ömrü, bir güne hatta saatlere sığdırır; geçmişin, şu anın ve geleceğin aynı şey olduğunu, deve sırtındaki bilinç akışlarında yaşar ve yaşatır.

Gün Olur Yüzyıl Olur, dönemin yönetim anlayışına, Stalin diktatörlüğüne eleştirel bir bakış getirir. Bu eleştirel bakış, devlet kademelerinde görev yapan kişilere olumsuz karakterler çizilmesiyle kendisini gösterir. Roman kahramanlarında Sabitcan, bozkırın karşısında şehri, sıradan Kırgızın karşısında ise yönetime yakın, toplumsal yabancılaşmaya örneği temsil eder. Aytmatov’un yapıtlarında olumsuz kişilerin şahsında, sistemin yozlaşmış uygulamaları, üstü kapalı da olsa acımasızca eleştilir.

Yedigey, can dostu Kazgangap’ın naaşını vefa borcunu ödemek üzere küçük bir cenaze konvoyuyla Ana Beyit’e götürmektedir. Ancak, destan kahramanı Nayman Ana’nın mezarının bulunduğu Ana Beyit’te, Sovyet yönetimince bir uzay üssü kurulmuştur.

Cengiz Aytmatov, romanında “mankurt” kavramını bir sosyoloji terimi yapacak derecede çarpıcı sosyolojik saptama yapar. Mankurt, Aytmatov’dan sonra, geçmişini unutmuş, bedeniyle ve ruhuyla karşı tarafın buyruğu altına girmiş, yeni efendisine yaranmak için kendi değerlerine, ailesine ihanet edenlerin ortak adıdır.

Nayman Ana, mankurt olan oğlunu kurtarmaya çalışan, umut ve korku dolu bir yürekle çalkalanan bir Kırgız anasıdır. Onun mücadelesi, trajediyle bitse de, sonraki yüzyıllarda yaşanacaklara âdeta geçmiş çağlardan, ötelerden bir uyarıdır.

Kırgız ananın trajedisi, bulduğu sandığı bir anda, oğlunun okuyla öldürülmesiyle, efsaneden modern topluma bir projeksiyon tutar. Tarihsel mankurtlaşma, aslında, modern zamanlarda yaşanan mankurtlaşmanın iz düşümüdür âdeta.

Gün Uzar Yüzyıl Olur’da geçmiş ile şu an, gerçekler ile destanlar iç içedir. Juan Juanlar, Sarı Özek bozkırında yaşayan Naymanların topraklarını istilâ eder. Tutsak aldıkları Nayman gençlerinin kafalarına yaş deve derisinden bir başlık geçirirler. Güneş altında kurumaya ve daralmaya başlayan deri, esirlere korkunç acılar verir.Ayrıca çıkan saçlar deve derisine giremediğinden dönüp kurbanın kendi kafa derisine girer böylece tutsaklar hafızalarını kaybeder. Tutsaklar bu işkencenin sonunda ya ölürler ya da mankurtlaşırlar yani belleklerini ve bilinçlerini yitirirler. Juan Juanlar, tutsakların anılarını belleklerinden silmekle, insanlığın bilincini yok etmekle insanlık onurunu ayaklar altına almayı başarmış (?) bir topluluktur.

Mankurtlaşan tutsak artık efendisinden başkasını tanımaz. Ne anasını, ne babasını, ne de bir başka şeyi hatırlar. Ağzı var, dili yoktur artık; isyanı ve itaatsizliği hiç düşünmeyen tek varlıktır yeryüzünde.,

Yedigey’in Kazgangap’ı gömmek istediği yer, Nayman Ana’nın mezarı artık uzay üssüdür. Romanda yerleşik sistemin değerlerini simgeleyen Kazgangap’ın oğlu Sabitcan ise babasının cenazesine dahi zorla gelmiştir; herhangi bir sorun çıkmadan bir an önce törenin bitmesini ve şehre dönmeyi istemektedir.

Üsse yaklaşan cenaze konvoyunu durduran nöbetçiler, buranın askerî bölge olduğunu söyleyerek cenaze konvoyunun Ana Beyit’e girmesine izin vermek istemezler. Tartışma sürerken Nöbetçi subay gelir. Nöbetçi subay Kırgız kökenli bir delikanlıdır. Kendi halkından bir muhatapla karşılaşan Yedigey sorunu çözeceği inancıyla konuyu açıklamaya başlar. Nöbetçi subayın cevabı çok kısa ve çarpıcıdır: “Yoldaş, Rusça konuş” . Yedigey afallayarak niçin Kırgızca konuşmadığını sorar. Kırgız subay görevde olduğunu, görevde iken Kırgızca konuşamayacağı cevabını verir.

Konvoy çaresizlik içinde, kutsal topraklardan uzaklaşır. Yedigey başka bir yerde cenazeyi yaparak gömer; ancak Kırgız geleneklerini, tam olarak bilmeden ve uygulayamadan gömmek onu çok rahatsız etmiştir.

Aytmatov, baskıcı bir rejimin yerel ve ulusal değerleri silmeye çalıştığı bir zamanda alegrofik imgelerle ulusal kimliğini örten perdeyi aralamayı bilmiş, toplumsal sorunları ve bu sorunların derin yapılarını zamanın gündemine taşıma olanağını yaratmış ve romanlarıyla insanlığın hizmetine sunmuştur.

Romanda geçen Orman-Göğüslü gezegeni aslen Aytmatov’un zihninde yaratmak istediği coğrafya ve bu coğrafyada yaratmak istediği insanların izdüşümüdür. Yıllarca Rus mahkumiyeti altında yaşayan Kazaklar’ın aslında layık olduğu coğrafya, Orman-Göğüslü gezegeni tadında bir coğrafyadır. Elbette bu coğrafya her hangi birisi tarafından Kazaklara sunulacak değildir. Bu gezegen tadında bir coğrafya için çabalamak gayret sarfetmek gereklidir.

Beyaz Gemi

Monday, February 25th, 2008

Beyaz Gemi Romanının Özeti

Çocuk San-Yaş Vadisi’nde dedesi, üvey ninesi, Orozkul, Bekey hala, Seydahmet, Gülcemal ve köpeği Beltek ile berabar yaşamaktadır.  Vadide sadece üç ev vardır. İlk evde  dedesi ve üvey ninesi ile çocuk;ikincide Mümin dedenin büyük kızı Bekey hala ile kocası korucubaşı Orozkul; üçüncüde ise tembel işçi Seydahmet ile karısı Gülcemal ve küçük kızları yaşamaktadırlar.Çocuk bu küçük dünyada mutlu olmaya çalışmaktadır. Hiç arkadaşı yoktur ve okula henüz başlamamıştır. En büyük zevkleri dedesinin kendisine dere kıyısında yaptığı gölette yüzmek; “Deve, Kurt, Eyer ve Tank” isimlerini verdiği kayalarıyla konuşmak; dedesinden masal dinlemek ve dağa çıkıp dedesinin dürbünüyle kasabaya, Isık Göl’e ve San-Taş Vadisi’ne daha yakından bakmaktır. Her akşam eline dürbününü alıp, dağ başına çıkar ve Isık Göl’de ancak beş-altı dakika görünüp kaybolan beyaz gemiye bakar. (more…)

Onlar da İnsandı

Monday, February 25th, 2008

Onlar da İnsandı, Cengiz Dağcı‘nın yazdığı bir romandır. Roman, eski Türk örf ve adetlerini; ırkı, dili, dini, insan sevgisini anlatır.

İvan adında bir Rus gencini, çiftliklerine alır esma ve bekir. İvan yaptıkları iyilik ve hoşgörünün karşılığı olarak onlara içten içe kin beslemektedir. Türk kimliklerinden ötürü. Sonuçta da ekmek yediği evin kızına tecavüze yeltenir ve barbarlığını, gerçek yüzünü gösterir.